arşiv

‘Eğitim’ kategorisi için arşiv

Atatürkün Müzik ile ilgili Söylediği Sözler Sevdiği Şarkılar

Pazar, 20 Ara 2009 yorum yok

Atatürk’ün Sevdiği ve dinlediği şarkılardan bazıları

Benim Tatlı Esmerim

Bahçenizde Bir Gül Olsam Koklar mısın Gülümden (Amanın Güzelim)

Söyle Ruhum Sevdan Beni Kaç Yıl Yakacak

Aşk Denilen Cellata

Gelin Havası (Zurna ile)

Pehlivan Güreşleri Havası (Zurna ile)

Aman Beyim

Kadın Kıyma Canıma

Gözlerim Arıyor Seni Her Yerde

Ayrılamam Ölsem Bile

Dağları Hep Kar Aldı

Gönül Durmaz Su Gibi Çağlar

Girdi Gönül Aşk Yoluna

Yüzüne Dolan Her Gece (Gözün Aydın)

Tam Üç Sene

Beyoğlu’ndan Geçerken

Gece Gel Eğlenelim (Çamların Altında Dinlenelim)

Ağlarım Çağlar Gibi

Fırat (Bingöllerden Süzülürsün)

Demedim Hiç Ona Kimsin (Ah Kadın Ah O Kadın)

Bahçenizde Sümbül Olsam Sevdiğiniz Bir Gül Olsam

Köpürsün Badeler Taşsın Dökülsün Neş’eler Gelsin

Süzüp Süzüp de Ey Melek, O Çeşm-i Nim-Habını

Bir Nev-Civansın Şuh-i Cihansın

Etme Beyhude Figan Vazgeç Gönül

Çiçekten Nağmeden Bir Deste Bağlar

Ey Gül Ne Acep

Sende Acep Uşşaka Eziyet mi Çoğaldı

Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır

Biz Heybeli’de Her Gece Mehtaba Çıkardık

Yemenimin Uçları (Allı Yemeni)

Kıldı Zülfün Tek Perişan

Ay Öperken Suların Göğsünü

Balkonda Saatlerce Düşündüm

Gönlüme Ayrılık Acısı Çöktü

Sahilde Saba Rüzgarı

Yavrum Diye Sızlanayım

Kaşlar Kara Gözler Kara (Mevlana)

Atatürk’ün müzile ilgili söylediği sözler

Mustafa Kemal Atatürk, milli kültürün önemli bir parçası olan sanata çok değer verilmesi gerektiğini bildiği için, sanatkârı temelli teşvik ve takdir etmiştir.

“Türk milletinin yücelmesinde, başlıca hareket unsuru olan milli kültür ve sanatın gelişmesi” Atatürk’ün başlıca isteğiydi.

Atatürk bu konudaki çeşitli konuşmalarında, hep Türk milletinin ve dolayısıyla Türk sanatının, milletin hayatındaki önemine işaret etmiş, Türk sanatının ileri hamlelerle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması gerektiğini vurgulamıştır.

Atatürk, Türk milletinin varlığına yönelik bütün değişikliklerin milli ve medenî temellere dayanmasını istiyordu.

Sanatta ve kültürde köklü bir geçmişe sahip olan Türk milletinin lâyık olduğu seviyeye ulaşması, onun temel emeli ve ideali olmuştur.

Atatürk, milletin hayatında gerçekleştirilmesi gereken bütün değişikliklerin zorlama ile olmayacağını, alıştırıcı ve inandırıcı bir tutumla oluşturulması gerektiğine inandığı için, özellikle Türk musıkisinde bu sistemin uygulanmasını gerekli görmüştür.

Atatürk’ün emirleriyle kurulan Cumhurbaşkanlığı orkestrasının bir konserinden sonra, Atatürk şöyle söylemiştir:

“Halkın da musıki ihtiyacını düşünmek gerekir. Halkın musıki zevkinin gelişmesi için bu musıkiye (batı musıkisine) alışması ve bu musıkiden hoşlanması için, köklü bir musıki eğitimine ihtiyaç vardır.”

Nitekim, Devlet konservatuarının temeli olan musıki muallim mektebinin (1925) büyük Atatürk’ün bu işareti üzerine gerçekleştirilmiştir. Musıki muallim mekteplerinin amacı sanatçıdan çok orta öğretim için öğretmen yetiştirmekti. İkinci adım, bir milli musıki ve temsil akademisinin kurulmasıydı. Atatürk, musıkinin sadece nazarî (didaktik) bir uğraşı olarak değil, pratik ve uygulayıcı bir sistemle geliştirilmesini vurgulamış oluyordu.

Kurulan musıki muallim mektebinin sanatkârdan çok, öğretmen yetiştirmek amacına yönelik olması, genç öğretmenler mârifetiyle, memleket sathında bir musıki eğitiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktı. Büyük Atatürk: “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir niteliğinin de, güzel sanatları sevmek ve bu sahada yükselmek olduğunu” söylerken, Türk milletinin yüksek karakterine ve çalışkanlığına, milli birlik ve parlak zekâsına bilgiye bağlılığına ve yürek bütünlüğüne güvenini belirtiyor, milletin bu niteliğini her çeşit vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirilmesinin milli ülkümüz olduğunu ve bugünkü dünya içinde, tam anlamıyla medeni bir toplum içinde, yer alması gerektiğine önemle işaret etmiş oluyordu.

Atatürk, her konudaki düşüncelerini berrak bir akışla ifade etmiştir. Atatürk, elbette bir musıkici değildi, fakat derin bir musıki anlayışına ve zevk üstünlüğüne sahipti. Şu sözleri bunu anlatmaktadır:

“Bir çok defa bu musıkinin (Türk musıkisinin) tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz musıki hakiki bir Türk musıkisidir ve hiç şüphesiz yüksek bir medeniyetin musıkisidir. Bu musıkiyi dünyanın anlaması lâzımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir.”

Atatürk, musıkimizi bütün dünyaya anlatabilmek için, milletçe medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerektiğine işaret ederken, bizim için, tarihin karanlıklarında ve derinliklerinde kalmış, zengin bir musıki kültürünün gerçek değerlerini meydana çıkarmak, özellikle musıki şuuru, duygusu ve bilgisini, aynı kuvvet ve heyecanla, yeni nesillere aktarmanın gereğine işaret etmek istemişlerdir. Eski ve köklü bir geçmişe sahip millet olarak, kültürde olduğu kadar milli ve toplumsal hayatımız için de, önemli olan musıkinin, bizde alaturka- alafranga meselesi, olmakta devam etmesindeki kısır çekişmeleri de Atatürk; 1 Kasım 1934 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, meclis kürsüsünden söylediği şu sözlerle ülküleştirmiştir.

“Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bana kalırsa bunda çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musıkisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeğe yeltenilen musıki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır, bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusun ince duygularını düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel musıki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak Türk ulusal musıkisi böyle yükselebilir, evrensel musıki de yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince önem vermesini, kanunun ona yardımcı olmasını dilerim.”

Büyük Atatürk, yıllar önce söylediği bu sözleriyle, Türk musıkisi politikasının sağlam temeller üstünde geliştirilmesinde, temel ilkeyi tespit ediyor, Türk milletinin güçlü bir musıki potansiyeline sahip olduğunu bilerek, bu musıkinin layık olduğu biçimde, çağdaş medeniyet kurallarına göre geliştirilmesini istiyor, Türk gençliğine ve sanatına yeni ve ışıklı ufuklar açıyordu.

Atatürk, bütün memleket işlerinde olduğu gibi, kültür ve sanat varlığımızda da, dünya ölçüsünde bir yeniliğe ve başarıya ulaşmanın böyle mümkün olabileceğini, musıkide milli olabilmenin dayandığı temel unsurlardan biri olan folklor değerlerinden faydalanmanın önemini de belirtmiş oluyordu. Nitekim bir başka zaman da şöyle söylemiştir:” Bizim musıkimiz Anadolu halkından işlenebilir.”

Atatürk, bu sözleriyle de, memleketin Milli Kültür hazinesi olan halk musıkisini araştırılarak, ilmî esaslar ve metodlarla kültür canlılıklarıyla ortaya konulmasını vurgulamış oluyordu.

Atatürk Türk musıkisine alaturka damgasını vuranlardan değildi, hele Arap, Fars ve Bizans musıkilerinden etkilenmiş olduğu görüşünü asla tasvip etmemiştir.

Alaturka, her ne kadar, Türk’e mahsus, Türkvâri gibi bir anlama geliyorsa da, bunu tezyif yollu kullanmayı âdet edinenler vardır. Başı bozukluk, gerilik, uyuşukluk gibi anlamlarda kullanılmak istenmektedir. Gerçekde Türk musıkisinin, bu anlayışla vasıflandırılması son derece âmiyâne bir yakıştırmadır.

Atatürk’e ait olduğu söylenen bazı sözler, yanlış aktarılmış, ya da naklederler, işlerine geldiği gibi yorumlamışlardır. Bunlardan biri şudur: “Esas müzik batı müziğidir, ulusumuz için de bu müziği normal görmeliyiz.”

Türk musıkisini sevmeyenler, daha doğrusu bilmeyenler, musıkimizi temelli hor görmüşlerdir. Onlara göre, alaturka musıki; Bizans, Arap ve Fars musıkilerinin etkisinde kalmıştır. Tek sesli olması dolayısıyla de iptidâidir. Daha da ileri giderek: “Kozmopolit ve egzotik, melankolik bir havası vardır, onun için bu musıkiyi kaldırıp atmalı, batı müziğini almalıdır.”

Atatürk’e mal edilen bu sözler, nakledenlerin yorumladıkları şekilde ise, aynı konularda belgeleşmiş sözleri de vardır ki, tam bir çelişki meydana geliyor demektir. Atatürk, gibi bir insan, böyle bir çelişkiye düşmezdi. Şu halde bu sözler, ya noksan, ya da yanlış aksettirilmiş ya da Atatürk bunları başka maksatla söylemiştir.

Bâzı müfrit muhafazakârlar da Atatürk’ün batı musıkisini sevmediğini, dinlemekten hoşlanmadığını ileri sürmüşlerdir. Her ikisi de doğru değildir. Atatürk, hiçbir zaman Türk musıkisini tezyif yollu, yerme ve kötülemede bulunmamış, tersine; “Yüksek bir medeniyetin musıkisi olduğunu.” söylemiştir.

Atatürk: “Bir ulusal eğitim programından söz ederken, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden arınmış, ulusal birliğimize, gelenek ve tarihimize uygun bir kültür kasdediyorum, herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takibedilen yabancı kültürlerin bozucu sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, ortamla uyumlu olmalıdır. Bu ortam ulusun öz benliğidir.” diyor. (Temmuz 1924)

Böyle söyleyen Atatürk, doğrudan doğruya: “Bizim için esas müzik batı müziğidir, bu müziği ulusumuz için normal görmeliyiz.” sözünü yorumlayan biçimde söylenmiş olabilir mi?

Atatürk, Türk musıkisinin en iyi şartlarla korunmasını ve geliştirilmesini istiyor, batı musıkisini de seviyor ve hoşlanarak dinliyordu.

Halkı çoksesli musıkiye alıştırmada eğitici bir yol tutulmasını, batıya yönelik çalışmalarda, çağdaş milletler seviyesine ulaşma safhalarında, musıki ürünlerinin önemli yeri olduğunu takdir ederek, milli bütünlüğümüzü belirten, kültür değerlerimizi ve geleneklerimizi göz önünde tutarak, milli ve evrensel literatürden de faydalanarak, Türk musıkisinin kudretini batı dünyasına tanıtmak ve göstermek gerektiğine inanıyordu. Bu, Türk duygusunu ve milli heyecanını batı ölçüleri ve tekniği içinde işleyerek, bütün dünyaya tanıtmak demektir.

Categories: Eğitim Tags:

Tsunami Nedir? Tsunami Nasıl Oluşur? Nasıl Meydana gelir buyrun

Cumartesi, 19 Ara 2009 yorum yok

Odağı deniz dibinde olan Derin Deniz Depremlerinden sonra, denizlerde kıyılara kadar oluşan ve bazen kıyılarda büyük hasarlara neden olan dalgalar oluşur ki bunlara (Tsunami) denir. Deniz depremlerinin çok görüldüğü Japonya’da Tsunami’den 1896 yılında 30.000 kişi ölmüştür.

Tsunami, tarih boyunca can ve mal kaybı konusunda önemli etkileri olan doğal bir afettir.Kıyı bölgelerinde nüfus arttıkça tsunamilerin yol açtığı can kaybı da dünyada artmaktadır. Anadolu çevresindeki denizlerde tarih boyunca tsunamilerin oluştuğu bilinmektedir.

Tsunami nedir?

Japonca’da “Liman Dalgası” anlamına gelen “Tsunami” sözcüğü okyanus ya da denizlerin dibinde oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun salınımlı dev deniz dalgasına tsunami denir. 1896 yılında Japonya’da 21000 kişinin ölümüne yol açan Büyük Melji Tsunamisi sonrası dünyaya yaptıkları yardım çağrısı içinde yer alan Tsunami sözcüğü, bu tarihten itibaren dünya dilleri literatürüne girmiştir.

Tsunami, Pasifik Okyanusunda çok sık diğer okyanus ve denizlerde seyrek görülür. Okyanus kabuğunun kırılması sonucu oluşan tsunami, okyanus açıklarında bir insan boyu kadar yüksekliğe ve dalga boyu yüzlerce kilometredir. Tsunami diğer gel-git ya da dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Tsunamiden farklı olarak kapalı havzalarda, körfezlerde, göllerde, rüzgar ya da depremlerde oluşan küçük periyotlu dalgalar “salınım” olarak adlandırılır.

Salınımın tsunamiden farkı;

Tsunmai; hemen ve 4-5 dalgadan oluşur ve kısa sürede etkisini kaybeder. Salınım ise daha geç, daha fazla dalgadan oluşur ve daha sonra uzun süre etkilidir.

Tsunamiler oluşum sırasında 3 evreden geçer;

1. Oluşum Evresi: Okyanus tabanındaki yer kabuğu kırılarak deprem oluşur. Bunun sonucunda okyanus ya da deniz suyunun dengesi bozulur ve su kütlesi karıştırılır.

2. Yayılma Evresi: Oluşan dalgalar açık denizlerden kıyılara doğru hızla yayılır.

3. Sel-Tufan Evresi: Karalar, kıyılardaki yerleşim alanları, tesisler, limanlar su altında kalır.

Deniz kıyısında hissedilen depremden sonra tsunami olma olasılığı her zaman vardır. tsunaminin ilk etkisi deniz suyunun yavaş yavaş bir metre kadar yükselmesi ve çökmesi ile belli olur. Bu dalga sonrakilerin habercisidir. Yıkıcı dalgalardan önce okyanus ya da denizden gelen gök gürültüsü veya uçak sesini andıran bir uğultu duyulabilir. Bu durumda;

- Kıyıdan hemen uzaklaşmak gerekir.

- Teknede bulunanlar kıyıdan uzaklar, açık denizlere giderek dalganın etkisinden kurtulabilir.

- Karadakiler denizden uzaklaşmalıdır.

- Tsunami kıyıdaki meraklıları daha çok vurmaktadır. Meraklılar tsunamiyi izlerken ansızın kendilerini sürüklenirken bulabilirler.

Categories: Eğitim Tags:

Mustafa Kemal ATATÜRK ün Devrimleri! buyrun

Cumartesi, 19 Ara 2009 yorum yok

Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)

Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi, halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında, halkın içinden seçilen temsilcileriyle “halk iradesi”nin gerçek temsilcisi olmuş, iyice eskimiş ve yıpranmış kişisel saltanatsa, TBMM’yi, yani ulusun egemenliğini tanımamasının yanı sıra, Sevr Antlaşması’nı imzalamış, düşmanla işbirliği yapıp, çıkarttığı ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmıştı. 23 Nisan 1920′den başlayarak ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin Lozan Barış Konferansı’na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcilerini de çağırmaları üstüne, 1 Kasım 1922′de TBMM’de yaptığı konuşmada ulusa, akla aykırı olduğunu belirterek, saltanatın kaldırılmasını istedi. Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk’ü desteklemelerinden sonra, saltanatın İstanbul’un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başlayarak kalkmış olduğu oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık Sıfatı kalkan Mehmet VI Vahdettin de, 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak, bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrıldı.
Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)

Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Anlaşması’nın ardından TBMM’de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir hükümet olan TBMM’nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümeti yönetecek bir başbakanı bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923′te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varmaması üstüne, Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü’yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM, yapılan işin “çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak” olduğunun milletvekillerine açıklanmasından sonra, saat 20.30′da Anayasa değişikliğini kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçerek, gene oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçti.
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)

Saltanatın kaldırılmasından ve Mehmet VI Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılmasından sonra, TBMM’nin 18 Kasım 1922′de halife seçmiş olduğu Abdülmecit Efendi, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş, bundan güç alan Abdülmecit Efendi de, yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye bazı İslâm ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, İslâm dünyasının önderi tavrı takınmaya başlamıştı. Bu durumun yeni kurulmuş cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan Atatürk, İzmir’deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini kararlaştırdı. 1 Mart 1924′teki bütçe görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart 1924′te kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ilerde saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için Osmanlı hanedanı üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları kabul edildi.
Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması
(3 Mart 1924)

Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda, TBMM’nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini’ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924), Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa’yla birlikte, hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.

Medeni Kanun’un kabulü
(17 Şubat 1926)

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinmelerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi’nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama, satın alma, ödünç verme vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926′da TBMM’de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu’nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.
Tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarılan tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları üstüne “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız” diyen Atatürk’ün sözleri ışığında harekete geçilerek, 30 Kasım 1925′te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.
Laikliğin kabulü (1928-1937)

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928′de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddedeki “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928′de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi alışmaları izledi. 5 Şubat 1937′de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.
Kadın haklarının tanınması
(1930-1933 ve 1934)

Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930′da belediye seçimlerinde seçme, 1933′te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934′te Anayasa’da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.
Şapka ve kıyafet devrimi
(25 Kasım 1925)

Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanan Mustafa Kemal’in, 25 Ağustos 1925′te Kastamonu’ya yaptığı bir gezide başına şapka giyip, “Buna şapka derler” diye halkı şapka giymeye özendirmesinden sonra, 25 Kasım 1925′te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.
Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik
(1925 ve 1931)

Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı olarak Hazreti Muhammet’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği tarih olan 622 yılının alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem, arşın, endaze vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık 1925′te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı’da kullanılan alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931′de çıkarılan yasayla da gram, kilogram, ton, metre, kilometre gibi ölçülerin benimsenmesiyle, bir yandan Batı ülkeleriyle ilişkiler kolaylaştırılırken, bir yandan da yurdun her yerinde tutarlı bir ölçü ve ağırlık düzeni kurulmuş oldu.
Soyadı yasasının kabulü (21 Haziran 1934)

Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 21 Haziran 1934′te çıkarılan yasayla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934′te çıkarılan bir yasayla da TBMM Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atılmış oldu.
Eğitim ve öğretim devrimi
(3 Mart 1924)

Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadî türünde okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk’ün yol göstericiliği altında TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na verip, 3 Mart 1924′te çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri kaldırdı. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler Kanunu’yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.
Harf ya da yazı devrimi
(1 Kasım 1928)

Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını anlayan Atatürk’ün, 1926′dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda, Türkçe’nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp, yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928′de çıkarılan Türk Harfleri Hakkında Kanun’la yürürlüğe kondu ve Atatürk’ün kendisinin de katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.

Tarih anlayışında gerçeğe dönüş
(12 Nisan 1931)

Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı” olduğu, “dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu” görüşünden yola çıkan Atatürk’ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931′de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.

Dil devrimi
(12 Temmuz 1932)

Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca’yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyetöncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik’te çıkarılan (1911) Genç Kalemler dergisinde “Yeni Dil” hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı. Türkçe’nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Atatürk, 12 Temmuz 1932′de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurarak, Türkçe’nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı.

Categories: Eğitim Tags:

SATA Nedir İDE Nedir Pata Nedir?buyrun

Cumartesi, 19 Ara 2009 yorum yok

PATA (Paralel ATA) Nedir?
Ezelden beri kullandığımız ATA disklerin SATA (Serial ATA) teknolojisinden sonra aldığı isim. IDE olarak sözü edilen diskler aslında PATA disktir.

SATA (Serial ATA) Nedir?
PATA teknolosinden daha hızlı veri transferine olanak sağlayan veri aktarımı teknolojisidir. SATA 2 de SATA”ya nispetle 2 kat daha hızlı veri transferine olanak sağlar.

Kıyaslama

Teoride SATA daha hızlı veri akımı yapabiliyor.
SATA kabloları (data ve güç) daha esnek ve kasa içerisinde daha az yer işgal ediyor.
Bazı durumlarda her işletim sistemi kurulumunda SATA hdd”leri tanıtmak için bir diskete ihtiyaç duyulabiliyor.
Tecrübeyle* Sabit
SATA”ya olan güvenim nedense hala oturmadı. Geri kafalı bir adam da değilim oysa ki. SATA kabloları daha esnek ve az yer kaplamasına rağmen bağlantı yerleri tabiri caizse biraz emanet duruyor. Yani zaman zaman sökmekte zorlandığımız IDE kablolarının (data ve güç) sağlamlığı karşısında pek bir narin geldiler bana. Öyle ki bir ara, sık sık kendiliğinden disk bağlantı yerinden çıkma eğilimi gösteren SATA kablosu yüzünden Seagate SATA hdd”imin bilgisayar tarafından görülmemesiyle uğraşmıştım. Neyse ki uzun bir süredir bu sorunla karşılaşmıyorum.

Veri aktarım hızı konusunda ise pratikte bir fark hissetmedim.

Anakartının modelinin bir çok alt modeli olduğu ve bunların bazılarında SATA desteğinin olup bazıların da ise opsiyonel olarak bu destek sağlandığı için senin anakartının SATA destekleyip desteklemediği konusunda bilgi veremeyeceğim. Onu araştır.

Eğer destekliyorsa PATA hdd”lere yaklaşan fiyatlarıyla SATA hdd tercih edebilirsin. Şayet desteklemiyorsa bunun için ayrı bir masraf yapmana gerek yok bence. Direkt PATA al gitsin derim.

Marka konusunda ise neredeyse her marka hdd kullanmış biri olarak aralarında bariz farklar olduğunu söyleyemem. Yalnız hdd tercihini yaparken mümkün mertebe yüksek ön bellekli olanı tercih et. Markalar arası en büyük tercih sebebi kriter bu olmalı bence.

*60 GB WD PATA / 120 GB Seagate SATA / 200 GB Maxtor SATA / 250 GB Samsung PATA / 300 GB Samsung PATA (Hepsini aktif olarak kullanıyorum. Ezeli dostumuz Quatum dahil bir çok markanın bir çok ebattaki modelini kullandım.)

kaynağımız: bilgininadresi.net’dir.

Categories: Eğitim Tags:

Mors alfabesi-Amerikan Mors Kodu Modern Uluslararası Mors Kodu buyrun

Cumartesi, 19 Ara 2009 yorum yok

Mors alfabesi, kısa ve uzun işaretler (nokta ve çizgiler) kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan yöntem. 1832′de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu. 1837′de kullanılmaya başladı. 1840 yılında patent için başvuruldu.

Mors alfabesi, ilk kez 1832′de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu. 1837′de ise ilk kez kullanıma başlanıldı. 1840 yılında da patent için başvuruldu.

İlk hat Baltimore, Maryland ile başkent Washington arasında kuruldu. İlk mesaj incilden bir cümleyi içerirken, gönderim tarihi ise 24 Mayıs 1844 idi.

Orjinal mors kodu kısa ve uzun sinyallerin kombinasyonunun bir sayıya karşılık gelmesinden oluşmıuştu. Her sayı da bir harfe karşılık geliyordu.

Ancak Morse’un bulduğu sistemin kullanımı kolay değildi. Alfred Veil ile bu konu üzerine ortaklaşa çalışmaya başlayan Morse, bir süre sonra Veil’in önerdiği sistemin daha basit bir sistem olduğuna ikna oldu. Veil’in sisteminde kısa ve uzun sinyallerin yanı sıra duraklamalar da kullanılıyordu. Bu sistem daha sonra Amerikan Mors Kodu olarak isimlendirildi.

Mors kodu birçok değişik metod ile iletilebilir. Mors alfabesi sesli olarak iletilebilmesinin yanı sıra, radyo sinyallerinin açılıp kapatılmasıyla, telegraf tellerinden geçen elektrik akımıyla, mekanik yolla ya da görsel (ışıkların yanıp sönmesi gibi) yollarla da iletilebilmektedir.

Sistem genel olarak Mors kodu olarak adlandırılsa da uygulamada İngiliz alfabesi ve buna bağlı noktalama işaretlerini ifade etmek için iki farklı tür mors kodu kullanılmaktadır. Bunların birincisi olan Amerikan Morse kodu genellikle telgraf sistemlerinde kullanılırken, Uluslararası Morse kodu ise araları görmezden gelerek sadece kısa ve uzun sinyallere göre çalışır.

Telgraf şirketleri ise mesajların uzunluğundan şikayetçilerdi. Bunun üzerine 5 koddan oluşan kısaltmalar geliştirildi.

Örneğin;

AYYLU : Mesaj düzgün anlaşılamadı, tekrar gönderin

LIOUY : Neden soruma cevap vermediniz?

Amerikan Mors Kodu

Ticari amaçlar için günümüzde kullanılmamaktadır. Kimi kaynaklarda “Demiryolu Morsu” diye anılır. Kısa ve uzun sinyallerin yanı sıra ara sıra da boş aralar kullanılmaktadır. Bu tür mors alfabesi karada telgraf telleri üzerinde haberleşen telgraf operatörleri için geliştirilmiştir. Günümüzde demiryolu müzelerinde görülebilmektedir.

Kodun en eski hali Morse kodu ile haberleşen operatörlerin birbirleri ile anlaşanabilmeleri için geliştirilmişti. İlk günlerde operatörler sadece iki tane ses duyarlardı: Klik ve klak sesi. Tuşa her basış klik, tuştan parmağın çekilmesi ise klak sesini yaratıyordu. Ancak bu sistemi düzgün olarak kullanabilmek çok zordu. Örneğin, operatörün A(. -) sesini gönderebilmesi için “klik klak” yapması gerekiyordu.

Birçok telgraf operatörü önceleri demiryollarında daha sonra Western Union ile haber ajanslarında çalışıyordu. Ünlü bilim adamı Thomas Edison da gençlik yıllarında telgraf operatörlüğü yapmıştı.

Modern Uluslararası Mors Kodu

Modern Uluslararası Mors Kodu, 1848 yılında Alman Friedrich Clemens Gerke tarafından geliştirildi. Bu kodu türü ilk kez Hamburg ile Cuxhaven arasında Almanya’da kullanıldı. 1865 yılına dek bir takım küçük değişiklikler yapıldı ve aynı yıl Paris’teki Uluslararası Telgraf Konferans’ında Uluslararası Mors Kodu olarak kabul edildi.

Bu mors kodu halen yürülükte olan koddur. ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) tarafından kabul edilmiştir.

Mors Kullanmanın Avantajları

Mors kodu radyo cihazları ile yayınlanmak istenildiği zaman diğer radyo bazlı iletişim cihazlarından daha basit bir düzenek olması yeterlidir. Yüksek cızırtılı, düşük frekanslı ortamlarda bile rahatlıkla kullanılabilmektedir. Bir diğer avantajı da daha düşük bant genişliğine ihtiyaç duymasıdır. Örneğin sesli iletişimde 100-150 Hz aralığı kullanılırken, Mors kodu için tek taraflı 4000 Hz yeterli olmaktadır.

Mors alfabesinin geliştirilerek kullanıldığı bir diğer alan ise Q kodlarıdır. Amatör radyocular, sık kullandıkları mesajları kısaltıp Q kodları haline çevirmişlerdir. Radyo frekansı üzerinden haberleşmelerinde bu Q kodlarını kullanırlar.

Bunun dışında mors alfabesi ile haberleşme yazılı mesajlaşmadan daha hızlıdır. Hatta bazı cep telefonu üreticileri mors alfabesi uyumlu cep telefonu üretiyorlar.

1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde FCC’nin Amatör Radyocu lisansını alabilmek için dakikada 5 kelimeyi Mors alfabesi ile alıp, göndermek gerekliydi. 2000 yılına kadar Amatör radyo lisanslarının en üst seviyesi olan extra class için bu rakam 20 kelimeye kadar çıkıyordu. 2000 yılından itibaren bu lisans için de 5 kelime yeterli kılındı.

2003 yılında ise Dünya Radyo İletişimcileri Konfesransı’nda alınan karar gereğince uluslararası mors alfabesi bilmek zorunlu olmaktan çıktı.

Günümüzde amatör ve askeri radyoculardan yarı otomatik ve tam otomatik cihazlar sayesinde dakikada 40 kelime anlayan cihazlar yapılmıştır. Bu cihazlara “bugs” yani Türkçe’siyle “böcek” adı veriliyor.

24 Mayıs 2004 tarihinde ise ilk telgrafın 160. yıl dönümünde Uluslararası Telekomünikasyon Birliği(ITU), “@” işaretini de Mors alfabesine ekledi. @ işareti (AT COMMERICAL) kelimesinin baş harfleri olan “AC” harflerinin karşılığı ile ifade ediliyor.

Mors, Yardımcı Bir Teknolojidir

19. yüzyılda elektronik iletişimi başlatan Mors, 21. yüzyılda destek teknoloji olarak canlılığını koruyor. Düşük teknoloji gerekliliği nedeniyle zorda kalınan kişiler yardım çağrısı ya da haberleşmek için mors alfabesini kullanabiliyorlar

Categories: Eğitim Tags:
idaa oyun oyna bilmeceler fesbuk Değişik oyunlar facebook giriş Güzel mesajlar komik sözler gmail giriş hosting